27 Ocak 2021 Çarşamba

İNSAN VE HAYAT (Haziran 2019)




1 kilogram et için 15 bin litre su gittiği hesaplanmış.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne göre, bir fincan kahve için, tohumu toprağa ektikten önümüze gelene kadar toplam 140 litre su harcanıyor. Tarım ve hayvancılık, dünya genelinde var olan suyun yüzde 70’inin kullanıldığı alanlar olarak karşımıza çıkıyor. Et ve kümes hayvancılığıysa en çok su talep eden üretim sektörü. Bir kilo sığır eti için ortalama 15 bin 400 litre su gerekiyor. Kullanılan suyun büyük çoğunluğuysa hayvan yemi üretmeye gidiyor.

Normal bir pantolon üretimi için ise 10 bin litre su gerekiyormuş. Bütün bu hesaplamaların sonunda 70-80 TL’ye alınan bir pantolonun görünen maddi değerinin arkasında görünmeyen değerinden dolayı insanlığın şükrünü artıracak bir sonuç bekliyorduk. Ancak çalışma, insanları su krizinin, en büyük tehlikeye sahip küresel risklerden biri olarak görüldüğü sonucuna götürmüş.


İNSAN VE HAYAT DERGİSİ
Çamlıca

24 Ocak 2021 Pazar

PSİKO HAYAT (7. Sayı 2010)



“Birlik” sembolü lale Osmanlı’nın lale sevgisi ve kültürü Anadolu Selçuklularına dayanmaktaydı. Hem Anadolu Selçuklularının hem de Osmanlının laleye bu kadar değer vermesinin başlıca nedeni dindir. Lale mistik bir yaklaşımla “birlik” işaretidir. Her lale soğanı bir sap ve bir çiçek verdiğinden lale tevhit simgesi olarak kabul edilmiştir. Arapça yazılışı da “kelime-i  tevhid”in harfleriyle başlar. Yine Arapça “Allah”ın başındaki “elif” harfi ile lale arasında bir benzerlik kurulabildiği gibi, laledeki “lâmelif, lâm ve  he” harfleriyle  İslamiyet’in  sembolü  olan hilal sözcüğü yazılmaktadır. Tüm bu benzetmelerin bir sonucu olarak lale, doğal ve estetik özellikleri bir yana İslami bir yorumlayışla kutsal sayılmıştır. İstanbul’un ilk kültür lalesi “lale-i Rumî”yi yetiştirenin ve laleciliğe öncülük edenin Şeyhülislam Ebussuud Efendi olması da bu açıdan anlamlıdır. Lale için İstanbul’da uygun görülen ortamlar da genellikle tekke ve cami bahçeleriyle has bahçeler, çiçekçi bahçeleri olmuştur.

Zeynep Sevde Paksu

PSİKO HAYAT
İder




Kendi çektiğim bir lale fotoğrafı


3 ayda bir yayımlanan, ücretsiz dağıtılan bir dergi. Sitesinde mevcut. İndirip okuyabilirsiniz. 




22 Ocak 2021 Cuma

İNSAN VE HAYAT (Mayıs 2020)

 


Fransızcada "panique", Latincede (Eski Yunanca) "panikus" şeklinde yazılırım. Büyük ve akıldışı korku, ani dehşet hissi gibi manalar yüklenmişim. Yunancada orman ve ıssız yerlerde aniden duyulan korkuymuş anlamım. Ne alaka derseniz, Yunan mitolojisinde korku salan, sürüleri ürküten Yunan tanrısına 'Pan' adı veriliyormuş. Mesela, pan-ter kelimesini bu minvalde düşünebilirsiniz. Ve Türkçeye "Bir insan veya topluluğa, kendi üzerindeki kontrolünü kaybettirecek kadar şiddetle hükmeden büyük korku, dehşet duygusu, korku sebebiyle içine düşülen şaşkınlık durumu." manasında ithal edilmişim. Panik oluşturmak, paniğe kapılmak gibi türetmeler de görülmüş. Diyeceksiniz, panikten önce ne vardı? Panik yoktu; endişe vardı benden evvel. Endişenin içinde "düşünmek, korkmak, merak, kaygı, tasa, gam ve keder" manaları mevcuttu.


Müfred: - Daha önce panik kelimesinin nereden geldiğini bilmiyordum. Zaten yeni bir kelime duyunca hemen üzerimize yapışıyor. Yazıyı okuyunca panik kelimesini kullanmamaya çalışacağım diye düşündüm. Zira bu pan kelimesi tekin değil.





İNSAN VE HAYAT DERGİSİ
Çamlıca



20 Ocak 2021 Çarşamba

KOCAELİ AÇIK HAVA MÜZESİ



Gebze'de Çoban Mustafa Paşa tarafından yaptırılan ve kendi adını taşıyan külliye yaklaşık 500 yıllık tarihi ile zamana meydan okurcasına hâlâ dimdik ayaktadır.

Çoban Mustafa Paşa'nın asıl ismi Gazi Mustafa Bin Abdülkerim olup Kapucubaşı görevinde bulunmuş, 1521'de ikinci vezirliğe, 1522'de de Mısır Beylerbeyliği'ne getirilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman'ın kız kardeşi Hafsa Sultan ile evlenmiş Belgrat, Rodos seferlerine katılmış ve yararlılık göstermiştir. 1529'da Viyana seferine gitmek üzere iken vefat etmiştir. Gebze'deki külliyesinde bulunan türbesine defnedilmiştir. Gebze'nin merkezinde Bağdat Caddesi üzerinde yer alan külliyeyi 1523 yılında Çoban Mustafa Paşa, Mimar Sinan'a ve kalfalarına yaptırdı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılmış en büyük külliyelerden biri olan söz konusu eser, cami, han, tabhane, paşa odaları, imaret, medrese, kütüphane, hamam, dergâh, kervansaray, türbe ve çeşmeden meydana geliyordu. Külliye içersindeki cami, kare planlı olup, üzeri dört sütunun taşıdığı 24 metre yüksekliğindeki geniş bir kubbe ile örtülüdür. Ayrıca caminin çevresi 2,5 metre yüksekliğinde kalın duvarlarla çevrilidir. Yapı topluluğu 117 x 106 m. ölçüsünde geniş bir alanı kaplamaktadır. Yapı topluluğunun avlusuna her cephesinde bir tane olmak üzere, dört ana giriş kapısı vardır. Külliyenin asıl girişi kütüphane altında olup, Gölcükönü Meydanı, kervansaray yönünde imaret ile türbe avlusu arkasından içeriye girilmektedir. Bunlardan Gölcükönü Meydanı'ndaki giriş üzerinde Sultan 2. Abdülhamit Han'ın tuğrası ile onarım kitabesi bulunmaktadır.



Caminin içerisindeki ve son cemaat yerindeki mermer kaplamaları Çoban Mustafa Paşa Mısır'dan getirtmiştir. Bu mermer levhalardan ötürü de cami, Kahire'deki Sultan Hasan Medresesi ile önemli benzerlik gösterir. Türbe avlusunda mermerden bir güneş saati bulunmaktadır. Çoban Mustafa Paşa Camisi'nin ahşap işçiliği de yapıya ayrı bir görünüm kazandırmıştır. Kapı ve pencere kanatlarında çok kanatlı, yıldız şekilli lüle taşından kakmalar bulunmaktadır. Ayrıca bunların üzerine de çeşitli kitabeler yazılmıştır.

Çoban Mustafa Paşa Camisi'nin kalem işlerinde orijinal örneklere rastlanırsa da bunların büyük çoğunluğu geç devirlere ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 1950'li yıllardan sonra gerçekleştirdiği onarımlarda yapılmıştır. Orijinal kalem işleri müezzin mahfili ile alt sıra pencerelerin tavanlarında görülmektedir. Buradaki motiflerde kırmızı ve altın yaldız çok bol kullanılmış ve çiçekli bezemelere geniş yer verilmiştir.

Hızla gelişen ve nüfusu artan Gebze merkezinde, Gölcükönü Meydanı, Bağdat Caddesi ile Küçük Yazı Sokağı, Çömlekçi Bayırı ve Odunkapısı sokakları arasında kalan külliyenin etrafı artık binalarla çevrilmiştir.

Gebze Çoban Mustafa Paşa Külliyesi'nin 1950 yılından sonra onarımına başlanmıştır. 

Bu dönemde Yüksek Mimar Alaaddin Özaktaş ve Yüksek Mimar Süreyya Yücel külliyenin cami bölümünü restore etmişlerdir. Ardından 1961-1970 yıllarında da Yüksek Mimar Cahide Tamer külliyenin bütününü onarmıştır.


KOCAELİ BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ



Kocaeli ile ilgili bu ve benzeri yayınlara BURADAN ulaşabilirsiniz. 


Bu da benim çektiğim bir fotoğraf.
Çoban Mustafa Paşa Camii



17 Ocak 2021 Pazar

YEDİKITA (Aralık 2020)


Kalkan saat



Saatler, saat kuleleri hakkında genişçe bilgi verilmiş. Konuya meraklı olanlar dergiden okuyabilir. Ben de aşağıdaki sahibi bilinmeyen beyti paylaşacağım.


Bitince zencir-i saat durur rik'a demez tık tık
Ân-ı ömrün hitâmında ruha denir heman çık çık
Alıp ibret bu saatten muaddel ol umurunda
Ki yarın rûz-ı mahşerde fayda vermez demek hık mık.

Lâ Edrî

(Kurulan saatin zinciri bitince artık saat tık tık demez olur
Ömür bitince de ruha hemen çık çık denir
Bu saatten ve ölüm anından ibret al da yaptıklarına dikkat et.
Zira yarın mahşer günü hık mık demek fayda vermez)





"Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir.
Mübtelâyı gama sor kim geceler kaç saat."


YEDİKITA DERGİSİ
Çamlıca

15 Ocak 2021 Cuma

EŞİKTE DURAN İNSAN

 


Bazılarının, şeriatı, İslâm'ın gündelik hayatımızı ilgilendiren kurallarından ibaret saydığı anlaşılmaktadır. Muamelatı ilgilendiren şer'i kaidelerin tümü (hukuk, iktisat vb.) İslâm'ın şeriatıdır diye tanımlanabilmektedir. Bu tanım, aslında, şeriatı ruhundan kopartarak tanımlamanın bir çeşididir. Şeriat Kur'an'ın ve Sünnet'in tümüdür; Kur'an'ın ve Sünnet'in, açık veya örtük olarak söylediklerinin tümü... 

Böylece İslâm'ın şeriatını onun sadece lafzına indirgemiş olmuyoruz, onu ruhuyla (esprit) birlikte bir bütün kabul ediyoruz.




Bu mülahazalarla sanıyorum şu görüşü ortaya koymanın zeminini hazırlamış olduk: 

Bir ülkede İslâm hukukunu uygulamaya hazır insanlar mevcut olmadıkça orada mücerret İslâm'ın hükümleri uygulamaya konulmuş olsa bile, bu durum İslâmî bir anlam ifade etmeyecektir.

Günümüz Müslüman bireyi bu gerçeği göz önünde tutarak İslâm'ın lafzıyla ve ruhuyla uygulanmasını sağlayabilecek bir hayat tarzını özel yaşantısında gerçekleştirmeyi düşünebilir. Tasavvuf, tekraren söylemiş olalım, bazılarının sandığı gibi, mücerret bir mistik yaşantı değildir. İslâm'ın şartları, ancak amentünün şartlarıyla bir arada bulunduğunda kendi bütünlüğünü koruyabilir. Ruhsuz bir şeriat tek başına anlamsız olduğu gibi, şeriatsız bir mistik yaşantı (buna artık tasavvuf dememiz mümkün olmadığı için mistik yaşantı diyoruz) da anlamsız kalır.


EŞİKTE DURAN İNSAN
Rasim Özdenören

12 Ocak 2021 Salı

HİSAR SAĞLIK DERGİSİ (Nisan-Haziran 2010)





HASTAHANE GEMİLERİ

Osmanlıda gemilerin hastane haline getirilme işi, bir başka deyimle hastane gemisi ihtiyacı Kırım savaşı zamanına dayanmaktadır. Kırım harbi esnasında, kara askerleri için Mesudiye, deniz askerleri için Suriye ve Osmanlı'nın müttefiki olan İngilizler'in askerleri için de Memduhiye gemileri hastahane olarak tahsis edilmiştir. 1872 tarihinde de Hümayıtevfik vapuru, Sıhhiye(Sağlık) Nezareti'nin isteği üzerine Karadeniz boğazında bir müddet hastane olarak kullanılmıştır.

Padişahın Hastahane Gemisi Talimatı

Osmanlı Arşivinde ulaşmış olduğumuz bir belge, zamanın padişahı olan Sultan II. Abdulhamid Han'ın bir hastane gemisi için araştırmalar içinde olduğunu bize göstermektedir.

Bu belgeye göre 1893 yılında istanbul'a, Padişaha saygı ve hürmetlerini bildirmek için bir hastane gemisi gelmişti, ingiltere'ye ait olan "Mein" ismindeki bu hastane gemisini Amiral Sir Çarlis Dörovay idare etmekteydi. Padişah bu gemi personeline altın liyakat madalyaları vererek onları memnun etmişti. Bu hastane gemisini ziyaret ederek içinde bulunan bütün tertibatının incelenmesi için tabib birinci ferik İbrahim Ali'ye padişah tarafından bir irade-i şahane (emir) gönderilmiştir.

Birinci ferik İbrahim Ali, 25 Ağustos 1309 (6 Eylül 1893) Cumartesi günü Hamidiye Etfal Hastahanesi ikinci tabibi Mirlivâ Süleyman Nuri Paşa ve doktorlardan Yüzbaşı Hüsnü Efendi ile beraber "Mein" isimli hastahane gemisine gitmişlerdir. Bu üç kişilik heyet geminin bütün kısımlarını ve iç düzenini birer birer gezip görmüşler ve gerekli incelemelerden sonra, "Osmanlı donanmasının bir hastahane gemisi ihtiyacı ve İngiltere'den İstanbul'a gelen "Mein" isimli hastahane gemisinin teşkilatı" isimli bir rapor hazırlamışlardır.

"Mein" isimli hastahane gemisinin en ince teferruatlarına kadar anlatılmış olduğu bu raporda geminin intizam ve mükemmeliyeti hususlarının özellikle üzerinde durulmuştur. Gemide hastalara ait yüz elli dört ve personele ait yüz olmak üzere toplam iki yüz elli dört yatak mevcuttur. Tam teşekküllü bir hastaneden hiç farkı olmayan bu gemide ameliyathane, kimya bakteriyoloji laboratuarı, bulaşıcı hastalıkları olan hastalar için ayrı salon, eczane ve ecza deposu, röntgen, iki tane çamaşır yıkamak ve bir tane kurutmak için elektrikli makinelerin bulunduğu çamaşır salonu, her tarafı kalın buzlarla kaplı bir buzhane ve asansörün bulunduğu belirtilmektedir. Netice olarak raporda Osmanlı donanmasının böyle bir hastahane gemisine ihtiyacı olduğu ve "izmir" isimli geminin hastahane gemisi yapılmak için gayet uygun olduğu belirtilmektedir.


Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı Sırasında Hastahane Gemileri

Belgere göre hastahane gemilerinin Osmanlı tarafından en fazla kullanıldığı dönem Trablusgab, Balkan ve I. Dünya Savaşları zamanıdır. Yemen'den yaralı asker taşıyan Kayseri isimli hastahane gemisine Trablusgarp savaşı sırasında Akdenizde İtalyanlar tarafından el konulmuş ve içinde bulunanlar esir edilmiştir. 1911'de Donanma Cemiyeti tarafından İngiltere'den satın alınan ve Reşid Paşa ismi verilmiş olan gemi de balkan harbiyle birlikte hastahane gemisi haline getirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar büyük hizmetler görmüş olan Reşid Paşa gemisi Çanakkale savaşı sırasında kendisinde hastahane alametleri bulunmasına rağmen bir İngiliz teyyaresi (helikopter) tarafından saldırıya uğramış ve gemiye iki adet bomba atılmıştır. Osmanlı arşiv belgelerinden ulaşmış olduğumuz bu bilgiler bize hastahane gemilerimize bile saldırıldığını göstermektedir. Yine aynı belgelerde İngilizlerin gündüz hasta taşıdıkları hastahane gemileriyle geceleyin asker ve cephane taşıdıklarını bildirilmektedir.

Belgelerden yaptığımız tespitlere göre bunlardan başka, birinci dünya savaşı ve bihassa Çanakkale savaşı sırasında Gülnihal, Edremit, Akdeniz, Rağbet, Sultaniye, Sütlüce, Ziya isimlerindeki hastahane gemileri de hizmet vermişlerdir.


HISAR INTERCONTINENTAL HOSPITAL SAĞLIK YAYINLARI